Giderek küreselleşen dünyamızda yabancı dilin önemi tartışılmaz bir gerçek haline gelmiş durumda. Özellikle medyanın ve internetin mesafeleri kısaltması, iletişim ve etkileşim hızını hayal edilemeyecek seviyelere çıkarması günlük yaşamda dahi yabancı dilin ve özellikle İngilizcenin karşımıza çıkmasını kaçınılmaz hale getirdi. Dünyadaki her iki iş anlaşmasından birinin, toplam internet içeriğinin dörtte üçünün İngilizce olduğu düşünüldüğünde aslında çok da yadsınacak bir durum yok gibi. Bugün ziyaret ettiğiniz herhangi bir web sitesinde, yeni çıkan teknolojik bir ürünün isminde, bilgisayar oyunlarının neredeyse tamamında ya da dünyayı kasıp kavuran ve altyazı ile takip ettiğimiz Hollywood dizilerinde hemen her gün İngilizce ile muhatap oluyoruz zaten.

İşte bu ve başka birçok sebepten ötürü, aslında ticaretin ve daha da önemlisi bilim ve teknoloji dilinin İngilizce olmasından dolayı tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler İngilizce eğitimine ayrı bir önem vermekte. Bu açıdan ülkemiz de bir istisna sayılmaz. Uzun yıllardır Eğitim sistemimiz yabancı dile önem veriyor. Bu sebeple hazırlık sınıfları oluşturuldu, ders sayıları artırıldı ve İngilizce eğitimi henüz ilkokuldan itibaren verilmeye başlandı.

İngilizce eğitiminin kalitesini artırmaya yönelik bunca gayret varken ulaşabildiğimiz sonuçların bizi tam anlamıyla tatmin ettiğini söylemek güç desem sanırım çok da yanılmış olmam. İlkokul 2’nci sınıftan başlayarak 12’nci sınıfa kadar 11 sene İngilizce dersi görmüş olan öğrencilerin İngilizce anlama ve konuşma yeterliliklerinin çok düşük seviyelerde kalmış olmasının sebepleri başlı başına bir araştırma konusu.

Elbette bu noktada çok farklı sebepler sayılabilir. Ancak kanaatimce bu sebeplerin en başında genel olarak yabancı dilin yapısının farklılığına ve yabancı dil öğrenmenin nasıl bir süreç olduğuna ilişkin bilgisizliğimiz yatmakta. Okul hayatı boyunca yıllarca İngilizce eğitimi almış öğrencilerden biri olan ben bunu önce yüksek lisans eğitimi için ABD’ye gittiğimde sonrasında ise birçok farklı milletten çalışanın olduğu ve ofis dili İngilizce olan bir şirkette çalışmaya başladıktan sonra ancak anlayabildim. Bunu biraz açalım isterseniz.

Yüksek lisans için ABD’ye gittikten sonra İngilizce seviyem kötü olmamasına karşı ilk başlarda iletişim kurmakta oldukça zorlandım. Sebebi gramer ya da kelime bilgisi açısından eksikliğim, konuşma pratiğimin olmayışı veya dinleme konusunda zayıf kalmam değildi. Kaldı ki uluslararası geçerliliği olan sınavlardan gayet yüksek notlar da almıştım. Sebep anadili İngilizce olan insanlar tarafından günlük hayatta konuşulan İngilizcenin bana öğretilen İngilizceden farklı olmasıydı. Aslında aynı şey Türkçe için de geçerli değil mi? Günlük hayatta kullandığımız dile baktığımızda tam anlamıyla dil kurallarına uyumun olmadığı, zaman zaman devrik cümlelerin kullanıldığını ve hatta özne-nesne-tümleç-yüklem gibi cümle temel taşlarından bazılarının eksik olduğu cümleleri görmemiz gayet sıradan. İşte aynı husus İngilizce için de geçerli. Ancak ne yazık ki bizim dile yaklaşımımız, bireysel olarak dahi, genellikle gramer ve kelime bilgisi odaklı. Ancak gerçek hayattaki İngilizce de gramer ve kelime bilgisinden çok daha fazlası var. Örneğin, anadili İngilizce olan bir ülkede kaç kere size “How do you do?” kalıbıyla “nasılsınız?” diye soran birini görebilirsiniz? Ya da “How are you?” diye sorulduğunda “Fine, thanks and you?” diyen birini. Cevap veriyorum, ben yaklaşık 5 senelik tecrübemde neredeyse hiç görmedim. Oysa yıllarca bu şekilde öğretilmemiş miydi bize? Bunu ancak bir Amerikalı bana “what’s up!” dediğinde gerçek anlamda verecek cevabın tam olarak ne olduğunu bilmediğimi gördüğümde fark ettim. İşte tam da bu yüzden dil yaşayarak öğrenilir. Buna ilişkin çözüm önerilerini yazının sonuna doğru bulabilirsiniz.

Yurt dışında çalışmaya başladığımda ilk fark ettiğim husus ise diğer milletlerden bazılarının, örneğin Almanların, Hollandalıların, Danimarkalıların vb İngilizceyi çok daha rahat ve güzel konuşabildiğiydi. Elbette eğitim sistemlerinin farklılığı, kültürel yakınlıklar vb bunda çokça etki sahibi ise de en az onlar kadar etkili bir başka husus daha var. Bunu bir Alman meslektaşımla sohbet ederken fark ettim. O gün e-maillerimi kontrol ederken Türkçe gelen bir e-maili merakından İngilizceye çevirmemi isteyen Alman arkadaşım, çevirinin uzun zaman almasından yakınınca ona isterse bir deney yapabileceğimizi söyledim. Kelimeleri cümle içindeki yerlerini hiç değiştirmeden bire bir doğrudan İngilizceye çevirdim ve ne kadarını anlayabildiğini sordum. Cevap dörtte birinden daha azdı. Aynı şeyi ona Almanca gelen bir e-maille test ettik. Sonuç mu? Bir paragraflık yazı içerisinde kelimelerin %70’den fazlası İngilizcede cümle içinde zaten olması gereken yerdelerdi. Sadece kelimelerin İngilizce karşılıklarını koysanız dahi paragrafın tamamı anlaşılır haldeydi. Bu şu demekti; biz dil yapımızdan kaynaklı, İngilizce konuşurken aklımızda çeviri yaparak konuşamayız.

Önümüzde iki çözüm var; ya önce cümleyi Türkçe kurup sonra onu İngilizce cümle yapısında nasıl ifade edebileceğimizi bularak konuşacağız ya da doğrudan İngilizce düşüneceğiz. İkinci seçenek elbette ideal olanı. Ancak zaman istediği de bir gerçek. Bu noktada önemli olan daha İngilizce eğitimine başlarken yukarıda anlattığım her iki durum için de farkındalığımızın olması. Yani şunu bilmemiz gerekir; İngilizceyi Türkçe gibi konuşamayız. İngilizceyi İngilizce gibi öğrenmemiz gerekir. Aynı çocukların konuşmayı öğrendiği gibi. Çocuklar konuşmayı taklit ederek öğrenir. Sürekli etrafını izler, konuşmaları kaydeder ve hangi durumda nasıl tepki verildiğini görür. Biraz dilbilgisi detayı olacak ama cümle kurarken bu “miş’li geçmiş zamanın hikayesi miydi?” ya da ben burada “miş’li geçmiş zaman mı yoksa di’li geçmiş zaman mı kullansam” diye düşünmez. Çünkü dili refleks olarak kullanır. Aynı anadili İngilizce olan 7 yaşında bir çocuğun bu “if clause 2 miydi 3 müydü?” diye düşünmeden konuştuğu gibi. İşte tam da bu yüzden İngilizce en iyi maruz kalınarak öğrenilir. Öncelikle dinleme ve okuma ama sonrasında mutlaka konuşma. Çünkü konuşma üretkenlik gerektirir, zihni zorlar ve öğrenmeyi daha kalıcı kılar. Benzer durumlarda kurulan cümlelere ne kadar fazla maruz kalırsanız gerçek hayatta karşınıza çıktığında o kadar az düşünerek ve gayret sarf ederek konuşursunuz.

Bahsettiğim bu yaklaşım, VIPTalkers’ın İngilizce eğitiminde temel aldığı yaklaşımdır. Gramer ve kelime bilgisi yanında öğrenciyi olabildiğince yüksek oranda İngilizceye (gerçek anlamda kullanıldığı şekliyle) maruz bırakmak ve İngilizcenin refleks haline gelmesini sağlamak, derslerde öğrenciyi pasif bir dinleyici konumundan dersin merkezindeki aktif öğe konumuna yükseltmek, sonucunda da İngilizce düşünmesini sağlayabilmek. VIPTalkers’taki eğitimin temelinde konuşma vardır. Çünkü yukarıda da değinildiği gibi konuşma aktif olarak dilin kullanımını sağlar. Bu sebeple dersler öğrencilerin olabildiğince çok konuşmasını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir. Bu sayede çok daha kısa sürede ve daha eğlenceli bir şekilde İngilizce öğrenmek mümkün olmaktadır. Unutmayın İngilizce bilmek sadece kelime anlamlarını veya dilbilgisi kurallarını bilmek değildir. Bilakis bunun çok ötesinde…